Bu çalışma materyali, VLKN2026 ders notlarından (Sayfa 46-85) ve ilgili dersin sesli anlatımından derlenerek hazırlanmıştır. İçerik, Varoluşçuluk ve Diyalektik Materyalizm felsefelerini kapsamlı bir şekilde ele almaktadır.
📚 Felsefi Akımlar: Varoluşçuluk ve Diyalektik Materyalizm Çalışma Materyali
📝 Giriş
Bu çalışma materyali, 19. ve 20. yüzyıl felsefesine damga vurmuş iki önemli akımı, Varoluşçuluk (Egzistansiyalizm) ve Diyalektik Materyalizm'i detaylı bir şekilde incelemektedir. Her iki akım da insan, toplum ve evrenin doğasına dair köklü sorulara farklı perspektiflerden yanıtlar sunar. Varoluşçuluk, bireyin özgürlüğü, sorumluluğu ve anlam arayışı üzerine odaklanırken; Diyalektik Materyalizm, maddenin önceliğini, değişimin yasalarını ve toplumsal evrimi ekonomik temeller üzerinden açıklar. Bu materyal, her iki felsefenin temel kavramlarını, ilkelerini ve önemli temsilcilerini anlaşılır bir dille sunmayı amaçlamaktadır.
🌍 I. Varoluşçuluk (Egzistansiyalizm)
Varoluşçuluk, 19. ve 20. yüzyılda öne çıkan, "varoluşun özden önce geldiğini" savunan felsefi bir akımdır. Bu, insanın dünyaya geldiğinde önceden belirlenmiş bir özü, bir kaderi olmadığı anlamına gelir. İnsan, önce var olur, ardından eylemleri, kararları ve seçimleriyle kendi özünü, kişiliğini ve değerlerini kendisi yaratır. Doğuştan hiçbir amacımız yoktur; amacımızı ve kimliğimizi biz inşa ederiz.
💡 Temel Tanım ve Anlayış
Varoluşçuluk, insanın dünyaya geldiğinde (var olduğunda) önceden tanımlanmış bir "öz" (kader, karakter, amaç) ile doğmadığını savunur. İnsan, hayatı boyunca yaptığı seçimlerle ve aldığı sorumluluklarla kendi özünü, kendi anlamını yaratır.
⚖️ İnsan ve Eşya Karşılaştırması
Bu durumu daha iyi anlamak için bir eşya ile insanı karşılaştıralım:
- Bir Makas: ✂️ Makas, daha üretilmeden önce bir amacı vardır (kesmek). Bir zihinde tasarlanmıştır. Önce özü (amacı), sonra var oluşu (makas olarak ortaya çıkması) gelir.
- Bir İnsan: 🚶♂️ İnsan ise önceden belirlenmiş bir amaçla dünyaya gelmez. Önce doğarız, yaşarız, var oluruz. Sonra, yaptığımız seçimler, okuduğumuz kitaplar, arkadaşlıklarımız, iyilik veya kötülüklerimizle kendi özümüzü inşa ederiz. Önce var oluruz, sonra ne olduğumuza karar veririz.
✅ Varoluşçuluğun Temel İlkeleri
-
Özgürlük ve Sorumluluk:
- Varoluşçulara göre, insan "özgür olmaya mahkumdur." Bu ifade, hayatımızla ilgili her şeyde bir seçim hakkımızın olduğu anlamına gelir. "Yapacak hiçbir şeyim yok" diye bir durum söz konusu değildir. Hatta hiçbir şey yapmamayı seçmek bile bir seçimdir.
- Örnek: Matematik dersinden düşük not aldınız. Bunun sorumlusu kimdir? "Hoca çok zor sordu" veya "Sınav kötüydü" diyebilirsiniz. Ama varoluşçu size şöyle der: "Ders çalışmamayı sen seçtin. Telefonla ilgilenmeyi, arkadaşlarınla oyun oynamayı sen seçtin. Özgürdün ve bu sonucu seçtin. Şimdi bunun sorumluluğunu al."
- Bu durum, insana ağır bir yük bindirir, çünkü mazeret gösterme şansımız yoktur. Özgürlük, beraberinde büyük bir sorumluluk getirir. İşte bu yüzden varoluşçuluk bazen "korkutucu" bir felsefedir.
-
Anlamı Kendin Yaratmak (Hayat Boş Bir Tuval):
- Varoluşçulara göre evren, hayat veya bir tanrı bize hazır bir anlam sunmaz. Doğarız ve etrafımızda hiçbir anlam yoktur. Bu duruma varoluşçularda "Bunalım" (Angoisse) denir. Her şeyin boş ve anlamsız olduğunu fark ettiğimiz o ürpertici andır.
- Peki ne yapacağız? İşte asıl güzel kısım: Anlam olmadığına göre, biz anlamı yaratmakta tamamen özgürüz!
- Örnek: Hayat boş bir tuval gibidir. Tuvalin üzerinde önceden çizilmiş bir resim yoktur. Bu bazıları için korkutucudur ("Ne çizeceğimi bilmiyorum!"). Ama varoluşçu için bu harikadır! İstediğin renkleri seçebilir, istediğin şekli çizebilir, istersen tuvale fırçanı fırlatıp bir "dışavurum" yaratabilirsin. Sevdiğin bir işi yapmak, arkadaşlarına değer vermek, müzikle uğraşmak, yardım etmek... İşte bunlar senin tuvale çizdiğin resimlerdir. Hayatın anlamı budur.
-
Özgün Olmak (Kendin Olma Cesareti):
- Çoğumuz "herkes ne yapıyorsa onu yaparız." Aynı markaları giyeriz, aynı meslekleri seçeriz, aynı şeyleri izleriz. Varoluşçular buna "Kötü Niyet" der. Kendimizi kandırıp, başkaları gibi olarak özgürlüğümüzden kaçmaktır.
- Varoluşçuluk bize "özgün" olmayı, yani kendi seçimlerimizi kendimiz yapmayı öğütler.
- Örnek: Aileniz sizden doktor olmanızı bekliyor. Arkadaşlarınızın hepsi üniversite sınavına hazırlanıyor. Ama siz marangoz olmak veya ressam olmak istiyorsunuz. Ne yapacaksınız?
- Kötü Niyet: "Ailem üzülmesin, ne yapayım ben de doktor olayım." (Kendi isteğini yok saymak, özgürlükten kaçmak)
- Özgün Olmak (Varoluşçu Tutum): "Evet, bu benim hayatım. Belki ailem üzülecek, belki zorluk çekeceğim ama ressam olmayı ben seçiyorum. Bunun sonuçlarına da katlanırım." (Kendi seçimini yapmak ve sorumluluğunu almak)
📚 Egzistansiyalizmin Temel Kavramları
- Özgürlük: İnsan tamamen özgürdür. Ancak bu özgürlük "rahatlık" değil, "korkutucu bir sorumluluk"tur. Çünkü her seçiminin sonucuna kendi başına katlanmak zorundasın. İnsan mutlak özgürdür, ancak bu özgürlük ağır bir sorumluluğu da beraberinde getirir.
- Kaygı (Angst): "Ya yanlış seçim yaparsam? Ya hayatımın anlamı yoksa?" diye hissettiğin o iç sıkıntısıdır. Varoluşçular bunu normal ve hatta gerekli görür. Bu kaygı sayesinde gerçek seçimler yaparsın. Seçim yapma zorunluluğu, insanda varoluşsal bir kaygı (bunalım) yaratır.
- Saçmalık (Absürd): Dünyanın anlamsızlığı ve insanın anlam arayışı arasındaki çatışma, "saçma" kavramıyla ifade edilir. Evrenin bize hazır bir anlamı yoktur. Albert Camus bunu çok güzel anlatır: Hayat bazen anlamsız gelir. Ama önemli olan, bu anlamsızlığa rağmen isyan etmek ve kendi anlamını yaratmaktır.
- Sahicilik (Authenticity): Akım, toplumsal kalıplara karşı çıkarak bireyin kendi "otantik" (özgün) varoluşunu yaratmasını savunur. "Kendin ol!" Toplumun, ailenin, modanın sana dayattığı rolleri kabul etmek yerine, kendi değerlerinle yaşamaktır. Sahte bir hayat yerine gerçek bir hayat.
- Yalnızlık ve Ölüm: Ölüm gerçeğiyle yüzleştiğinde, hayatın ne kadar değerli olduğunu anlarsın. Kimse senin yerine ölmeyecek, senin yerine yaşamayacak. Bu, bireyin kendi varoluşunun nihai sorumluluğunu ve tekliğini vurgular.
⚠️ "Yokluk" Kavramının Varoluşçuluktaki Yeri ve Önemi
Varoluşçuluk felsefesinde "yokluk" veya "olmayış" kavramı, merkezi bir rol oynar ve insanın varoluşsal durumunu anlamak için kritik öneme sahiptir. Bu "yokluk" sadece bir şeyin fiziksel olarak bulunmaması değil, aynı zamanda felsefi ve psikolojik boyutları olan derin bir boşluğu ifade eder.
-
Doğuştan Amacın Yokluğu:
- Varoluşçuluğun temel önermesi olan "varoluş özden önce gelir" ilkesi, insanın dünyaya geldiğinde önceden belirlenmiş bir amacı, bir kaderi yoktur demektir. Bu yokluk, insanı mutlak bir özgürlükle baş başa bırakır. İnsan, kendi amacını, değerlerini ve kimliğini kendisi yaratmak zorundadır. Bu durum, bir yandan sınırsız bir potansiyel sunarken, diğer yandan da büyük bir sorumluluk ve kaygı kaynağıdır. Eğer bir amaç yoksa, onu yaratma yükümlülüğü tamamen bireye aittir.
-
Hazır Bir Anlamın Yokluğu:
- Evrenin, hayatın veya bir tanrının bize hazır bir anlam sunmaması, varoluşçuluğun "saçmalık" (absürd) kavramıyla yakından ilişkilidir. Doğduğumuzda etrafımızda kendiliğinden bir anlam yoktur. Bu anlamsızlık, insanı bir "bunalım" (angoisse) durumuna sokar. Her şeyin boş ve anlamsız olduğunu fark etmek ürpertici olabilir. Ancak bu yokluk, aynı zamanda bir fırsattır: Anlam olmadığına göre, biz anlamı yaratmakta tamamen özgürüz. Hayatın boş bir tuval olması, üzerine istediğimiz resmi çizme özgürlüğünü verir. Bu, bireyin kendi değerlerini ve yaşam felsefesini inşa etme gücünü vurgular.
-
Mazeretlerin Yokluğu ve Mutlak Sorumluluk:
- "Yapacak hiçbir şeyim yok" gibi ifadeler, varoluşçulukta "kötü niyet" olarak değerlendirilir. Çünkü varoluşçulara göre, insan her durumda bir seçim yapma özgürlüğüne sahiptir; hatta hiçbir şey yapmamayı seçmek bile bir seçimdir. Bu, mazeretlerin yokluğu anlamına gelir. İnsan, eylemlerinin ve seçimlerinin tüm sorumluluğunu üstlenmek zorundadır. Bu mutlak sorumluluk, özgürlüğün getirdiği ağır bir yüktür ve varoluşsal kaygının temel nedenlerinden biridir.
-
Tanrı'nın Yokluğu (Ateist Varoluşçuluk):
- Jean-Paul Sartre gibi ateist varoluşçular için "Tanrı yok" önermesi, insan varoluşunun en radikal boyutunu oluşturur. Tanrı'nın yokluğu, önceden belirlenmiş bir ilahi planın, ahlaki yasaların veya nihai bir yargıcın olmadığı anlamına gelir. Bu durum, insanı tamamen kendi başına bırakır; ahlaki değerlerini, yaşamının anlamını ve varoluşunun amacını kendisi yaratmak zorundadır. Bu, mutlak özgürlükle birlikte gelen mutlak sorumluluğu daha da derinleştirir.
Kısacası, varoluşçulukta "yokluk", sadece bir eksiklik değil, aynı zamanda insanın kendi varoluşunu inşa etmesi için bir başlangıç noktası, bir boş tuval ve bir meydan okumadır. Bu yokluk, bireyin özgürlüğünü, sorumluluğunu ve anlam yaratma gücünü vurgulayan temel bir felsefi ilkedir.
👤 Önemli Temsilciler
- Karl Jaspers: 🗣️ Varoluş kavramıyla insanın yaşadığı acı çekme, suçluluk ve ölüm gibi durumlarla açığa vurulan insanlık hâlini anlar. Ona göre bu türden yaşantılar bilimsel düşüncenin gözünden kaçar. Jaspers, toplum içinde başkalarıyla aynı durumda olan insanın özgür olmadığını belirtir. Gerçek varoluşunu yaşayamayan insanın bu durumdan kurtulabilmesi için üç zorunlu koşul vardır: yalnızlık, cesaret ve mücadele.
- Martin Heidegger: 🧠 Canlı türü olarak insanı değil, varoluşsal kaygılarıyla birlikte somut insanı, tek bireyi açıklamak istemiştir. Ona göre her insan özünü yaşamın kendisine verdiği bir yığın olanakla biçimlendirir. Heidegger'e göre her insanın zorunlu olarak içinde bulunduğu iki önemli varlık biçimi vardır: dünyanın içinde olmak ve birlikte olmak. Ona göre dünya bir insan ürünüdür, insan yaratmasıdır. İnsan ortadan kalkar kalkmaz dünya da ortadan kalkar. Dünyanın kendi başına bir varlığı, kendine özgü bir değeri yoktur; bu değer, insanın dünyaya yüklediği bir değerdir.
- Jean-Paul Sartre: ✍️ Neredeyse bütün yapıtlarında varlık sorununa yönelir. Sartre'a göre insan özgür bir varlıktır; olmuş, bitmiş, son bulmuş bir varlık değildir. İnsan, gerçekleştirebileceği olanaklar toplamıdır. Sartre "İnsan ne ise o değildir, ne olmuşsa odur." der. Dolayısıyla insan ne yapabilirse odur. "Özgürlüğe mahkûmdur insan. Özgürlük onun alın yazısıdır. Her şeyde özgürdür insan, yalnız özgürlüğünde değil. Kimse insanı özgürlüğünden kurtaramaz. Özgürlük onun özüdür. Bundan dolayı insan zorunlu olarak huzursuz kalır." sözlerinde görüldüğü gibi, varoluşçu felsefesinde insan için varoluş özden önce gelir. İnsan önce var olur, ardından özünü kendisi oluşturur.
⛪ Ateist ve Teist Varoluşçuluk
Varoluşçuluk, Tanrı'nın varlığına ilişkin farklı yaklaşımlara göre iki ana kola ayrılır:
- Ateist Varoluşçu (Sartre gibi): "Tanrı yok. Kimse bize bir amaç vermedi. Önce varız, sonra kendimizi yaratırız. Özgürlük tamdır ama sorumluluk da tamdır. Anlamı biz yaratırız yoksa hiçbir anlam yoktur."
- Teist Varoluşçu (Kierkegaard gibi): "Tanrı var. Ama O bize nasıl yaşayacağımızı söylemez. Bizi özgür yaratmıştır. İnandığınız şeyi mantığınıza rağmen cesurca seçin. Anlamı bulmak sizin görevinizdir, Tanrı onu elinize vermez."
⚙️ II. Diyalektik Materyalizm
Diyalektik Materyalizm, Karl Marx ve Friedrich Engels tarafından temelleri atılan, dünyayı ve toplumu anlamaya yönelik hem felsefi bir yöntem hem de bir dünya görüşüdür. İsminden de anlaşılacağı üzere iki ana sütun üzerine yükselir: Materyalizm (Maddecilik) ve Diyalektik.
🧱 Materyalizm (Maddecilik)
Var olan her şeyin maddeden oluştuğunu savunan felsefi görüştür. Evrenin temeli maddedir.
🔄 Diyalektik
Diyalektik (eytişim), gerçekliği ve onun çelişmelerini inceleyen, bu çelişmeleri aşmayı sağlayan akıl yürütme yöntemidir. Bu terim, zıtlıkların çatışmasından yeni bir düşünce doğduğu felsefi bir tartışma, düşünme ve yöntem sanatı olarak ifade edilir. Varlığın tez - antitez - sentez şeklinde üç aşamalı değişimini öngörür.
📊 Diyalektik Materyalizmin Temel Prensipleri
- Evrenin temeli maddedir.
- Her şey sürekli değişir.
- Değişim, zıtlıkların çatışmasıyla olur.
- Toplum da bu kurala göre gelişir.
🧠 Temel Fikir: "Madde Öncedir"
Bu görüşe göre evrende asıl olan maddedir (yani doğa, fiziksel gerçeklik). Düşüncelerimiz, fikirlerimiz ve bilinç dediğimiz şeyler maddenin (özellikle beynin) bir ürünüdür. Kısaca: 👉 Önce doğa (madde) vardır → sonra düşünce oluşur. MADDE → DÜŞÜNCE
📈 Diyalektik Materyalizmin Üç Temel Yasası
Diyalektik materyalizm, değişimin nasıl gerçekleştiğini üç temel yasa ile açıklar:
-
Zıtların Birliği ve Mücadelesi:
- Her şey kendi içinde çelişkiler barındırır. Her şeyin içinde birbirini iten, zıt iki güç (çelişki) vardır. Bu çelişki olmasa değişim olmaz. Artı ve eksi, gece ve gündüz, üretimde işçi ve işveren gibi... Bu zıt kutuplar hem birbirine muhtaçtır hem de sürekli bir çatışma halindedir. Bu içsel çelişki, gelişimin ve hareketin asıl motorudur.
- Örnekler:
- Bir tohumun içinde büyüme isteği ile sınırlı besin arasındaki çelişki onu filizlenmeye zorlar.
- Sıcak ile soğuk bir arada olmasa hava değişmez, rüzgar çıkmaz.
- Toplumda zengin ile fakir arasındaki çelişki toplumsal değişimlere yol açar.
-
Nicelikten Niteliğe Geçiş (Sıçrama):
- Değişim önce küçük, fark edilmez adımlarla (nicelik) olur. Biriken bu küçük değişimler, bir anda patlama yaparak niteliksel bir sıçrama yaratır. Küçük, kademeli ve fark edilmeyen (niceliksel) değişimler, belirli bir noktaya (kritik eşiğe) ulaştığında ani ve köklü bir yapısal (niteliksel) değişime yol açar.
- Örnekler:
- Suyun yavaş yavaş ısınması (niceliksel değişim), 100°C'ye ulaştığında aniden buhara dönüşmesi (niteliksel değişim) gibidir.
- Bir öğrenci her gün biraz çalışır (nicelik). Sınavdan yüksek alıp "başarılı öğrenci" olur (nitelik).
-
Olumsuzlamanın Olumsuzlanması:
- Gelişim düz bir çizgide değil, sarmal bir şekilde ilerler. Yeni olan, eski olanı ortadan kaldırır (olumsuzlar), ancak eskinin içindeki olumlu ve ilerici unsurları bünyesine katarak daha üst bir seviyeye taşır. Bu, sürekli bir ilerleme ve yenilenme sürecidir.
- Gelişim dümdüz çizgi gibi değil, spiral (yay çizerek) olur. Bir şey kendinden sonra gelen tarafından "yadsınır" (reddedilir/geçilir), ama tamamen yok olmaz; eski iyi taraflar daha yüksek seviyede tekrar ortaya çıkar.
- Örnek: Arpa tohumu (tez) → toprağa ekilir, eski tohum yok olur (antitez) → yeni başaklar çıkar ama bu başaklar eski tohuma göre çok daha fazla ürün verir (sentez). Yani eski tohum "yadsındı" ama iyi özellikleri (üreme gücü) yeni bitkide katlanarak geri geldi.
📜 III. Tarihsel Materyalizm
Tarihsel materyalizm, diyalektik materyalizmin toplumsal yaşama ve tarihe uygulanmış halidir. En temel argümanı şudur: Toplumların düşüncelerini, hukukunu ve siyasetini belirleyen şey; o toplumun maddi üretim biçimidir. Yani, bir toplumun ekonomik yapısı, onun kültürel ve siyasi üst yapısını şekillendirir.
🏗️ Tarihsel Materyalizmde Üç Temel Kavram
-
Altyapı (Üretim Tarzı - Ekonomik Temel):
- Bir toplumun nasıl hayatta kaldığını gösterir. İki parçası vardır:
- Üretici Güçler: İşçiler, aletler, makineler, teknoloji, toprak, hammaddeler.
- Üretim İlişkileri: Üretim araçlarına kim sahip? (Köle sahibi mi, derebeyi mi, kapitalist mi?) Kim kimin için çalışır?
- Bir toplumun nasıl hayatta kaldığını gösterir. İki parçası vardır:
-
Üstyapı:
- Kültür, siyaset, hukuk, din, sanat, ahlak, felsefe. Bunlar doğrudan "Altyapı" tarafından şekillendirilir. Marx'a göre altyapı üstyapıyı belirler.
-
Sınıf Mücadelesi:
- Her toplumda üretim araçlarına sahip olanlar (azınlık) ile olmayanlar (çoğunluk) arasında çıkar çatışması vardır. Tarihteki tüm büyük değişimler bu çatışmanın sonucudur. Marx meşhur sözünde der: "Şimdiye kadar var olan tüm toplumların tarihi sınıf mücadeleleri tarihidir."
⏳ Beş Aşamada Tarihsel Materyalizm (Marx'a Göre)
Marx'a göre insanlık şu aşamalardan geçmiştir. Her aşamada üretim tarzı ve buna bağlı sınıf çatışması farklıdır:
-
İlkel Komünal Toplum:
- Nasıl üretim?: Avcılık, toplayıcılık, basit aletler (taş baltalar). Her şey ortak.
- Üretim ilişkileri: Özel mülkiyet yok. Herkes eşit.
- Sınıf çatışması: Yok (herkes aynı işi yapıyor).
- Değişim nedeni?: Tarımın bulunması (üretici güçler gelişti). Artı ürün ortaya çıkınca her şey değişti.
-
Köleci Toplum (Antik Yunan, Roma):
- Nasıl üretim?: Tarım, zanaat, ticaret. Aletler gelişti (saban, demir).
- Üretim ilişkileri: Üretim araçları (toprak, aletler) köle sahiplerinin elinde. Köleler birer mal gibi çalıştırılır.
- Sınıf çatışması: Köle sahipleri vs. Köleler.
- Örnek: Roma İmparatorluğu'nda köle isyanları (Spartacus). Bu çatışma sistemi çökertti.
-
Feodal Toplum (Orta Çağ Avrupası, Osmanlı'da Tımar Sistemi):
- Nasıl üretim?: Tarım ağırlıklı. Yeni teknolojiler (su değirmeni, ağır saban).
- Üretim ilişkileri: Toprağın sahibi derebeyi (senyör, lord). Toprağı işleyen serf (köylü). Serf toprağa bağlıdır, ürünün bir kısmını derebeyine verir.
- Sınıf çatışması: Derebeyi vs. Serf.
- Örnek: İngiltere'de 1381 Köylü İsyanı (Wat Tyler). Köylüler ağır vergilere ve zorunlu çalışmaya karşı ayaklandı.
-
Kapitalist Toplum (Sanayi Devrimi'nden günümüze):
- Nasıl üretim?: Büyük fabrikalar, makineler, buhar gücü, robotlar, yapay zeka. Üretici güçler inanılmaz gelişti.
- Üretim ilişkileri: Üretim araçları (fabrikalar, makineler, patentler) kapitalist (burjuva) sınıfın elinde. İşçi (proletarya) ise sadece emeğini satar, maaş alır.
- Sınıf çatışması: Burjuva vs. Proletarya.
- Örnekler:
- Sendikalar ve grevler: 19. yüzyılda İngiltere'de "Luddizm" (makineleri kırma eylemleri). İşçiler, makinelerin işlerini elinden aldığını düşündü.
- 1 Mayıs 1886 Chicago Haymarket Olayı: İşçiler 8 saatlik iş günü için mücadele etti, polis ateş açtı. Bugün 1 Mayıs'ın işçi bayramı olmasının temel nedeni budur.
-
Sosyalist / Komünist Toplum (Gelecekteki hedef):
- Nasıl üretim?: Çok yüksek teknoloji, otomasyon, yapay zeka sayesinde kıtlık ortadan kalkar.
- Üretim ilişkileri: Üretim araçları toplumun ortak malıdır. Özel mülkiyet yoktur. "Herkes yeteneğine göre çalışır, ihtiyacına göre alır."
- Sınıf çatışması: Sınıflar tamamen ortadan kalkar, dolayısıyla çatışma da kalmaz.
- Tarihten bir deneme: Sovyetler Birliği (1917), Çin (1949), Küba (1959). Ancak Marx'ın hayal ettiği gibi tam bir sınıfsız toplum henüz kurulamamıştır (çoğu yerde devlet kapitalizmi ya da bürokratik deformasyon yaşandı).
📝 Tarihsel Materyalizm Özeti
Tarihsel Materyalizm, Marx’ın ifadesiyle tarihin maddeci kavrayışı – insanlığın doğuşundan beri toplumsal yapının şekillenmesinde belirli yasaların rol oynadığını ifade eder. Bu yasaların temelinde ise şu çıkış noktası vardır: Toplumlar çıkarları birbirine zıt sınıflara bölünmüştür, toplumsal değişimi ve dönüşümü yaratan şey ise bu zıt sınıflar arasında yaşanan çatışmalardır. Geliştirdiği bu yaklaşımı, "tarih, sınıf savaşımlarından ibarettir" sözüyle özetleyen Karl Marx, hem tarihe hem de içinde yaşadığı topluma tarihsel materyalist açıdan bakarak değişmez toplumsal yasalar bulduğunu ileri sürmüştür.
Marx, tarihteki toplumsal değişimleri inceleyerek tarihsel dönüşümü üretim süreçlerine bağlayarak açıklamaya çalışmıştır. Ona göre insanlar, ekonomik süreçte üretim yapan ve üretilenlere sahip olanlar olarak farklı sınıflara tabidir. Toplumda ekonomik üretim ilişkileri maddi unsurlar olarak altyapıyı (temeli) oluştururken siyaset ve hukuk gibi kurumlarsa üstyapıyı oluşturur. Marx’a göre altyapı üstyapıyı belirler. Marx, bir toplumun ekonomik unsurlarının (altyapı) kültür ve hukuk gibi olguları (üstyapı) oluşturduğunu ileri sürer. Ona göre alt ve üstyapı değişimleri birbirini etkileyerek yeni ekonomik sistemler oluşturur. Bu yaklaşım, tarihsel materyalizm olarak adlandırılır.









